Casplor Ultima Online – Blood Pack of Ilshenar

       Masumiyetin bahçesindeki on altı çiçek, köklerini şerre boğan hırsın etkisiyle çürümüş, canlarını bilinmezliğe teslim etmişti. On yedincisi ise boynunu bükmüş, ölümle cebelleşiyordu; zira masumiyetin tüm anlamını yitirdiği korkunç savaşın on yedinci günü bitmek üzereydi. Blackthorn ve British arasında peydahlanan savaşın pençesinde on binlerce ruh, bedenlerinin kucaklamasından mahrum kalmış, acı çığlıkları eşliğinde yaşamlarından koparılmışlardı.

       Dillerin susup kılıçların ve efsunların konuşmaya başladığı bu savaşta üstünlüğü Blackthorn kazanmıştı. Rakibi British zor durumdaydı. Barış zamanında geniş topraklara ihtişamları, yardımseverlikleri ve adillikleri ile şan salmış şövalyelerinin kanları, şimdi bu toprakların bütün bitkilerini tek tek sulamıştı. Bu kutsal ruhlar yerine köylerden topladığı gönüllülerle mücadelesine devam etmeye çalışıyordu British. Ancak karşılaştığı tek sonuç, kırık tahta kalkanların üzerinde yakılan şehit kocalarının ardından ağıt yakan kadınlar ve kendisine nefret ile dönen, ıslak ve genç gözlerdi. Sonuçta bu gençlerin çelimsiz babalarını savaşa gönderen, British ismindeki bu adam değil miydi?

       Bu savaşın on yedinci gecesinde, British çadırının aralığından ruhları ellerinden tutup gökyüzüne yükselten ateşlerde göz gezdirdi. Açlıktan yere yığılmışlara, soğuktan titreyenlere, yaraları yüzünden inleyenlere sektirdi bakışlarını teker teker. Koskoca krallık, birkaç günde nasıl da darmadağın olmuştu, anlam veremiyordu. Hatasının nerede olduğunu da cevap bulamıyordu. Bildiği tek şey, bu savaşın kesinlikle kaybedileceği gerçeğiydi.

       “Belki de…” diye söylendi bakmaya daha fazla dayanamadığı görüntülerden bakışlarını çevirerek. “Belki de bu halka daha fazla zulüm çektirmemeliyim.”

       Diyarını korumak için inançları doğrultusunda, şerefi üzerine ettiği yeminleri, keskin kılıcını ve kalın zırhını bir köşeye bıraktı British. Şerefin ve onurun, daha kurtarılabilecek insan yaşamının gölgesinde kaldığı yenilgi vaktinin tıkırtıları, çadırının önünde dört dönüyordu. Üzerine geçirdiği cübbesi ile çadırını araladı. Melekler bulutların üzerinden beyaz ve dondurucu gözyaşlarını omuzlarına bırakırken, cübbesinin kapüşonunu iyice gözlerinin önüne çekti. Etraftaki olumsuz görüntülere bakacak cesareti bile kendine bulamayan lider, bu karanlık geceye masum ışıltılarını bırakan karları iyice ezerek Blackthorn’un kampına doğru yol aldı.

       Blackthorn’un kampında nöbet tutan askerler, onlara doğru yürümekte olan cüppeli mistik adamı görünce afalladılar. Hangi cesaret bir adamı tek başına bir savaş kampına sürükleyebilirdi ki? Bu olsa olsa açlığın, susuzluğun ya da yorgunluğun verebileceği bir cesaretti. Kampın girişinde nöbet tutan askerlerden bir tanesi, içinde derin bir ürpertiyle adama doğru yaklaştı. Cüppeli adam kamp ışıklarının etkisiyle gittikçe daha da büyüyen gölgeyi fark ettiğinde olduğu yere çivilenmiş gibi duraksadı. Sakalını yalayan soğuk rüzgârın kapüşonunu aralamasına izin verdi.

       Tahta meşalelerin üzerine misafir olmuş ateşin kırmızıya boyadığı altın tacı, yani Lord British’in tacını fark eden asker, afallamış yüreğine söz geçirebildiği vakit “Yolu açın!” diye bağırdı. “Karşınızdaki şanlı Lord British’tir!” Sözlerindeki ince iğnelemeyi seçebilmek pek de mümkün değildi.

       Askerlerin eşliğinde Blackthorn’un geniş çadırına ulaştı British. Tereddütsüz bir şekilde içeriye sokuldu.

       “Hoş geldiniz lordum.” sesi ile bakışlarını direk çadırın diğer ucuna çevirdi British. Blackthorn altın püsküllü siyah minderine bağdaş kurmuş, çay içmekteydi. “Ben de çay içiyordum. Buyurun davetlim olun. Eh, kamp ortamında sizin ağzınıza layık bir çay yapılmıyor. Nihayetinde siz her şeyin en iyisine layıksınız. Siz Lord British’siniz. Kutsalların kutsalı, evrendeki her insandan, size boyun eğip bir dediğinizi iki etmeyen halkınızdan bile daha üstünsünüz. Meleklerin kucakladığı lidersiniz. Zaten size layık olacak ne yapabilirim ki?”

       “Kutsala dil uzatma Blackthorn!” dedi Lord British gür sesiyle. “Ben düzenin elçisiyim. Sen ise karmaşanın… Yarattığın düzensizliği, yok ettiğin mutlulukları görmek için iki göz yetmiyor mu sana? Neyse, buraya konuşmaya geldim. Bu işe bir son vermenin vakti geldi.”

       “Bence de geldi düzenin elçisi.” Blackthorn elini davetkâr bir şekilde önünde duran mindere yönlendirirken, yüzünde alaycı bir gülümseme belirmişti. “Arkadaşlarım üzerinde silah olup olmadığını kontrol ederken, sana bir iki kelam edeyim. Evet, arkadaşlarım diyorum. Onlar benim askerlerim değil, benim silah arkadaşlarımdır. Zira ben kendimi senin gibi herkesin üzerinde görmem. Ben onların vücudundan bir parçayım, onlar da benimkinden… Ve sana bilmediğin bir şey söyleyeyim mi? Sen de benim vücudumdan bir parça olduğun gibi, ben de Sen’im. Hepimiz aslında insanız ve önemli olan da budur. Eğer bunu karmaşa olarak dillendiriyorsan, bu senin cehaletindendir. Ancak senin için iyi bir öğretmen olacağım, merak etme.”

       Lord British, üzeri arandıktan sonra kendisini kontrol eden askerlerden bir tanesine omuz atarak mindere oturdu. “İyi insanları, sivilleri, savaşla alakası olmayan gencecik çocukları öldürttün Blackthorn. Eğer bunu karmaşa olarak dillendirmemi istemiyorsan, adilik olarak da dillendirebilirim.

       “Savaşta tek şey önemlidir.” dedi Blackthorn sakince çayından bir yudum alarak. “O da kazanmak. Kaybettikten sonra, öldükten sonra onurun sana bir faydası olmayacak, Lord! Araç ne olursa olsun, amaca ulaşmak en vahim hadisedir.”

       “Senle savaş felsefesi konuşmaya gelmedim.” dedi British sertçe. “Bu kıyımın artık bitmesini istiyorum. Anaların ağlamamasını istiyorum. İyi adamların kalkanlarının üzerinde, hanımlarının acı feryatları içerisinde geri dönmesini değil, kalkanları kollarındayken, hanımlarının sevinç çığlıkları içerisinde geri dönmelerini istiyorum. Diyarın hükümdarı mı olmak istiyorsun. Öyleyse sana şunu söylemek istiyorum. Eğer bu savaşı durduracaksa…”

       “Lord Blackthorn!” Çığlık atan asker, izin almadan çadıra dalmıştı. “Lordum!”

       “Ne oldu böyle paldır küldür? Görmüyor musun kimle konuştuğumu?” diye kükredi Lord Blackthorn.

       “Lordum affedin! Gecenin rengi mora döndü. Anlamadığımız dildeki fısıltılar, kulaklarımızı tırmalıyor! Askerler birer birer düşüyor. Ateşler bile korku ile titriyor! Cehennem yeryüzüne geldi efendim. Bir şeyler yolunda değil!”

       “Necromancerlar!” dedi Blackthorn kaşlarını çatarak.

       “Khal’tul…” diye fısıldadı British.

       Blackthorn bir hışımla ayağa kalktı. Ayağına sarılan çayın verdiği yanma hissi umurunda bile olmadı. Koruma efsunlarını art arda dizdikten sonra bakışlarını British’e çevirdi. British şaşkın bakışlarla kendisine bakıyordu. Koruma efsunları kendisine de yapıldığında ise, şaşkın gözleri daha da açıldı.

       “Hayrete kapıldın yüce lord.” dedi Blackthorn, asasını büyü yardımıyla eline çektikten hemen sonra. “Ama şaşırma. Sadece, seni öldürme hazzını başkasına bırakamam. Bencil bir adamım.” Ardından siyah bir kutu içinde duran uzun kılıcı, British’in eline uçurdu.

       “Gerçekten şu çadırın içinde bir kılıç ustasına, kılıç vermenin zekice bir hareket olduğunu düşünüyor musun Blackthorn?” dedi British kaşlarını çatarak.

       “Sen bu çadıra adım attığından beri bir büyü üstadının karşısında duruyorsun. Gerçekten bana zekâdan mı bahsediyorsun?”

       British, Blackthorn’un bu cevabı üzerine başını iki yana sallayarak çadırın dışına doğru yöneldi. Blackthorn ise yüzündeki hafif gülümsemeyle British’i takip etti. British çadırın dışına adımını attığı anda, ihtişamlı kılıcını, Blackthorn’un kara büyü ile kontrol edilen ve çadıra hücum etmekte olan ölü askerlerinin içinden birer birer geçiren Casplor ile karşılaştı. British’i korumaya yemin etmiş Düzen Şövalyeleri’nin son üyelerinden biri olan Şövalye Casplor, dans edercesine ölü askerlere karşı koyuyor, çadıra kimsenin ulaşamamasını sağlıyordu.

       “Capslor!” diye haykırdı Lord British. Bu sesi duyar duymaz arkasına dönen Casplor, ölebileceğini aklına bile getirmeden liderinin karşısında diz çöktü. Tam bu sırada onu kılıcı ile yere sermek isteyen bir asker de Blackthorn’un tek bir büyüsü ile son huzura kavuştu.

       “Ne yapıyorsun sen burada!” diye haykırdı Lord British tekrar.

       “Sizi korumak için kutsal bir yemin ettim efendim!” diye haykırdı Casplor, bakışlarını yerden kaldırmadan. “Ben bir Düzen Şövalyesi’yim. Benim yerim sizin kalbinize saplanacak okun önündedir efendim!”

       “Seni sadece şu adamları hipnoz etme tekniğinden dolayı takdir ediyorum.” diye fısıldadı Blackthorn, British’in kulağına.

       “Biz senin gibi hilelere ihtiyaç duymayız. Senden farklı olarak, bizim içimizde hala saf duygular var.” British’in fısıltısı, Blackthorn’u gülümsetmeye yetmişti.

       “Öyleyse kalk ayağa ulu şövalye ve yeminini yerine getir. Bugün, üst olanların bizi oyun tahtalarında görmek istediği gündür. Ya kendimizi kanıtlayarak yaşayalım, ya da yüce olana kendimizi kanıtlayarak ölelim!”

       Capslor toprağı tadan kılıcını yukarıya kaldırdı. Tüm ihtişamı ile mor bulutların arasından patlayan şimşeklerin önüne dikildi ve haykırdı.

       “Düzen için! Lord British için! Britanya için!”

       Khal’tul’un diriltmiş olduğu ölü ordusunun karşısında duvar gibi durdu üç silah arkadaşı. Onları tırpanına takmak isteyen ölüme, sırt sırta karşı koydular. Önlerine yığılan her beden, zaferin fısıltılarını çalıyordu kulaklarına. En son beden de yere yıkıldığında, Khal’tul gözüktü uzaktan. Morarmış gökyüzü, adeta onun bulunduğu yerde dans ediyordu. Şimşekler, rünlerle çevrili kara cübbenin ardına saklanmış, ölümün öpücüğü ile onurlandırılmış bedenin üzerine düşen gölgeyi korkutmaya çalışıyordu. Tam karşılarında duruyordu işte. Ölümün bizzat kendisi ile bağdaşmış, onun lanetli kelamını yeryüzünde çınlatan Khal’tul, tüm ihtişamı ile karşılarında dikilmekteydi.

       Üç kişi, herhangi bir şey söylemeden Khal’tul’un üzerine doğru koşmaya başladılar. Onun da zaten pek konuşası yok gibiydi. Aralarında peydahlanan savaş, neredeyse şafağa kadar sürdü. Güneş ilk ışıklarını yeryüzüne yansıtmaya hazırlanırken, Ilshenar denen bu topraklara Khal’tul’un bedeni yığıldı. Ancak ölümle evlenen bu adamın ruhunun bedenine geri gönderilmesinden korkan Blackthorn, bedeni parçalara ayırıp hepsinin üzerine koruma büyüleri yaptı. Ardından bu parçaları Ilshenar’ın farklı bölgelerine gömdü.

       Zafer kazanan üçlü, bir meşe ağacının dibine oturup ağaca sırtlarını dayadılar.

       “Bugün çok iyi savaştın Capslor.” dedi Lord British nefes nefese.

       “Lordum, sizin yüzünüzden kaç kere ölüyordum bugün.” dedi Capslor gözlerini kapatarak. Yorgunluktan konuşma tarzını umursamıyordu. “Bir daha tek başınıza çıkmayın. Diğer arkadaşlarımız olsa şimdiye on kere kazanmıştık savaşı.”

       Lord British şaşkınlıkla kafasını çevirip genç şövalye Capslor’a baktı. Capslor da kafasını efendisine çevirdi. Tek gözü morarmış ve şişmişti. Lorduna bakıp gülmeye başladı. Onun gülmesine Lord British kahkaha atarak karşılık verdi. “Emredersin Lord Capslor!” dedi kılıcını yere saplayarak.

       “Lord mu?” dedi Capslor gülerek. “Sanırım benim işim daha çok sizi korumak. Unvan kazanmak değil.”

       “İşte bu yüzden seni lord ilan etmeyi düşünüyorum, sen bu konuda ne dü…”

       “British!” diye Lord British’in sözünü kesti meşenin diğer tarafında uzanmakta olan Blackthorn. “Şimdi adamınla pazarlık yapmayı kes de benle pazarlık et. En son cümleni adım gibi hatırlıyorum. Demiştin ki, “Eğer bu savaşı durduracaksa…” ardından adamım girdi içeriye zaten. Bu savaşı durduracaksa ne öneriyorsun?”

       Lord British’in yüzünde bir gülümseme belirdi. Khal’tul’un ölümü yakın zamanda bütün necromancerlar tarafından duyulurdu. Bu da onların, Lord British ve Blackthorn’a savaş açması anlamına geliyordu. Cümlelerini değiştirebileceği, önemli bir andı bu.

       “Eğer bu savaşı durduracaksa, ikimizin kaderini belirleyecek bir meydan savaşı önerecektim sana.” British’in yüzündeki gülümseme büyümüştü. “Bütün ordularımızla. Ben kazanırsam sen savaştan çekileceksin, sen kazanırsan da ben senin önünden çekileceğim. Ne diyorsun.”

       “British, bu ülkeyi nasıl yönetiyorsun anlamıyorum.” dedi Blackthorn alaylı bir ses tonuyla. “Yine salaklık yapıyorsun. Necromancerlar yakın zamanda bize saldıracaklar. Bu durumda benim sana, senin de bana ihtiyacın var. İkimiz birbirimizi kırarsak, bu diyar tamamen necromancerlara kalır. Bana kalırsa bir ateşkes imzalayalım. Bu diyarı sen de istiyorsun, ben de. En azından necromancerlara kalmasın. Ne diyorsun bu teklifime?”

       Lord British’in sağ kaşı sinsice havaya kalktı. Yüzüne mühürlenen zafer gülümsemesi ile cevap verdi. “Bilmiyorum Blackthorn, sana nasıl güveneceğim?”

       “Eski zamanların kralı, ikimizin de saygı duyduğu Hawkwind’e gidelim.” dedi Blackthorn. “Onun önünde bir antlaşma imzalayalım. Antlaşmanın koruyucusu ve şahidi Hawkwind olsun. Onu herkes dinler, herkes saygı duyar. Eğer şahit o olursa, o zaman ateşkesi kabul eder misin?”

       British huzur içinde gözlerini kapadı. Sırtını ağaca daha da yasladı. “Hadi bakalım, öyle olsun. İşin içinde Hawkwind var sonuçta.”

       Üçlü, meşe ağacında biraz dinlendikten sonra eski zamanın kralı ve ünlü harita üstadı Hawkwind’in tek başına bir tepede duran kulübesine geldiler. Hawkwind, ikilinin ateşkes yapacağını duyunca sevinçten hemen kabul etti şahit olmayı. British ve Blackthorn’un birbirine karışan kanları ile kazandıkları zaferi işaret etmek için, antlaşmanın adını “Ilshenar’ın Kan Antlaşması” koydular.

       Antlaşmadan sonra Capslor ve Lord British, savaş kampını toplayıp Britanya’ya geri döndü. Lord British bütün halkı etrafına topladı. Artık Blackthorn ile herhangi bir savaş olmayacağını, Blackthorn’un ateşkes antlaşması için adeta yalvardığını anlatırken, halkın sevinç çığlıkları ve “Yaşa Lord British!” tezahüratları bütün Britanya sokaklarına dağıldı. Capslor’un yaptığı kahramanlıkları anlatırken, Capslor utançtan kıpkırmızı oldu. Konuşmasının sonunda ise Capslor’u lord ilan etti. Bu vakitten sonra Capslor, “Lord Capslor, Işık Getiren Şövalye, Necromancer Avcısı” olarak bilindi.

       Britain huzura kavuşmuştu tekrar. Ancak kimse, Britanya sınırları dışında, şehre yaklaşan ölümün yere sürten tırpan sesini duymuyordu…

 

Kurgu: CameL
Yazar: Malice Deltoro